Hazırlıklar bir hafta öncesinden başladı. Önce saatler süren, kapalı kapılar ardında sitedeki diğer kızlarla toplantılar yapıldı. Neler yapılabilir tartışıldı. Sonunda bir karara bağlandı. Ardından hummalı çalışmalar geldi. Eksik malzemeler tamamlanmaya başladı. Ve son gün gelip çattı, tüm gün odaya kapanıldı.
Bu son günün öncesindeki birkaç gün boyunca sürekli “o gün” uyanan en son kişi olmam gerektiği söylendi durdu. Uyansam bile yataktan kalkmak yasaktı.
Bu sabah… Okul günleri uyanması gereken saatten daha erken fırladı yataktan. Kirpiklerimin arasından zorla bakıp görebildiğim saat, kafamı yastığa tekrar gömdürdü bana. Ses etmedim. Günlerdir yapılan gizli çalışmaların sonuna gelinmişti. Konuşmak, şikayet etmek her şeyi berbat edebilirdi.
Dolap kapakları açıldı kapandı; bardak sesleri, taburelerin çekilme sesleri sabahın o sessizliğini yırttı geçti. Kızaran ekmeğin kokusu yukarıya süzülerek çıktı. Gizli çalışmaların şifresini çözmüştüm o anda. Mutfakta bir kahvaltı sofrası hazırlanıyordu aceleyle. Birazdan yatak odasının kapısında belirecek, bir öpücük kondurup kahvaltının hazır olduğunu söyleyecekti. Uyanık ama gözlerim kapalı yatağın içinde beklemeye geçtim.
Kızım geldi odama. Elinde nefis bir kahvaltı tepsisiyle birlikte üstelik. İçinde bahçeden toplanmış güllerin bile eksik olmadığı bir tepsi ile hem de…
Günlerdir uğraştığı elleriyle yaptığı hediyelerini verdi ard arda; en iyi anne sertifikam, aile fotoğraf çerçevem ve kocaman bir kalp…
Çayımı yudumlarken, gözlerim sevinçten yaşla dolmuş, Allahıma teşekkür ediyordum bu sabah.
Tüm annelerin ve anne olacak yada olmak isteyenlerin günü kutlu olsun.
10 Mayıs 2009 Pazar
Hayat boyu saklanacak değerde....
28 Nisan 2009 Salı
26 Nisan 2009 Pazar
Deniz Kabuklarımı Kaybettim…
Güneşe yüzümü dönemiyorum. Gözlerim kamaşıyor.
Aslında direkt güneşe bakmayın derler. Zararlıymış.
Ama çocukluğumdan beri severim ben bu oyunu. Yüzünü önce güneşe sonra bir başka yöne çevirince, o baktığın yerde kıvılcımlar çakar sanki. Hadi zararlı diyenleri duymadım diyelim, zaten beden yaşım izin vermiyor artık güneşe yüzümü dönmeye.
Güneşe gözlerimi veremedim, bu defa ayaklarımı gömüyorum, üzerinde oturduğum kızgın kumlara. Ayaklarımı gömdükçe ben, yaz tüm kavrukluğunu, bedenimin her noktasında hissettiriyor bana.
Gerçi bazen çekiniyorum. Kumların arasından beklenmedik misafirler ziyaret edebiliyor beni. Karıncalara zarar vermek istemem ancak, sorgusuz sualsiz, o kadar hak görüyorlar ki kendilerinde, sanki bütün âlem onların. Hâlbuki bacak, benim bacağım, izinsiz geçit yok oradan!
Oturduğum yerden, koca plajın ucu bucağı görünmüyor. Sağımda, solumda bembeyaz şezlonglar yerleştirilmiş, yanı başlarına da, tatilcileri güneşten korumak amaçlı şemsiyeler kondurulmuş. Bakıyorum, herkes bu plastik materyallerin tepesinde. Neredeyse ayaklarını bile salmayacaklar kumlara. Oysa yuvarlanmalı, bulanmalı kuma iyice insan.
Ucu bucağı görünmüyor dedimse de, ben biliyorum, nerede başlıyor nerede bitiyor bu kumsal. O kadar çok yürümüşlüğüm vardır ki burada; ayaklarım ıslak, yumuşak kumlara bata-çıka, henüz sorumluluk kelimesinin anlamından bihaber olduğum yıllarda, üzerimde sadece bikinimle, yanımda yaz boyu ayrılmadığım arkadaşlarımla…
Ne çok deniz kabuğu toplamışızdır bu kumsalda. O kadar ki, deniz kabukları bizden kaçmak adına kumların içine gömülmüş olsalar da, bulup çıkarmışızdır onları su yüzüne.
Açığı, kapalısı…
Kabuğunun üzeri tırtıklısı, düzü…
Renklisi, beyazı…
Ne varsa, hepsi elimizdeki deniz kovalarımızın içini boylamıştır. Kuru kuruya değil; yarısına kadar deniz suyu doldurulmuş ve hatta deniz kabukları kendilerini doğal ortamlarında sansınlar diye az biraz da içine kum atılmış kovalardı onlar. Vicdanlı çocuklarmışız vesselam!
Kovalarımız, deniz kabuğu toplamanın dışında kaleler yapmaya da yarardı. Şimdiki çocuklara bakıyorum birçoğu kovaları, kürekleri efektif kullanmayı bilmiyorlar. Her renkten kova-kürek mevcut. Her güne bir renk diyerek, denize giderken götürülse de, gittikleri gibi geri dönüyorlar eve o kum oyuncakları. Oysa biz, kırıncaya, renkleri tuzlu suyun etkisiyle soluncaya kadar oynamışızdır onlarla. Ne kaleler inşa etmiş, ne kanallar açmış ve ne de çok kumdan köfteler yapmışızdır.
Güneş kremi bilmişliğimiz de olmamıştır. O zamanki güneşle şimdiki zamanında bir ozon tabakası yırtığı kadar fark olsa da, o da güneşti, o da yakardı. Koca kışın ardından, güneşle temasa geçtiği ilk anda tenlerimiz hafifçe cazırdar, yoğurt sürülüp acısı azaltılmaya çalışılırdı. O yanıklığın üstüne soyulma işi başlar, aramızda yarış yapılırdı; en büyük deriyi kim çıkartacak!
“Denizin içindeyken daha güzel yanar insan” derdi anneannem. Bunu bahane bilir, sudan çıkmazdık hiç. Hepimiz birer su kuşuyduk. En uzun nefesini tutma, en uzun dipten yüzme, kaydırmaca derken saatler geçerdi denizin içinde. Büyükler tarafından yapılan bütün itirazlara rağmen, sudan çıkınca hemen kumların üzerinde yuvarlanır, yeniden suya atlardık. Bunlar olmazsa illa ki suyla temas edebileceğimiz bir şeyler yapardık.
Seneler birbirini kovalarken, yaşlarımızda o kovalayışa uyum sağladı, ister istemez. Bir zamanlar deniz kabuklarını birlikte toplayan o küçük çocukların her biri bir yana dağıldı. Deniz kabukları da yok artık kumsalda. Kazdıkça çocuklar kumu, sadece taşlar çıkıyor yüzeye. Üstelik hiç göstermeden kendilerini… Can acıtarak…
Şimdi oturmuş bu kumsalda, kızgın güneşin altında, yalnızım. Bu kum taneciklerinin, bu önümde uzanan derin maviliğin dili olsa da anlatsa. Neler geldi geçti buralardan. Şimdi artık el değiştiriyor her şey, her yer.
İçimi ferahlatan bir şey var ki, o da hiç bir şey kalıcı değil bu dünyada. Ayaklarımı soktuğum, avuçlayıp parmaklarımın arasından sızdırdığım kum taneciklerinden ya da şu önümde bütün haşmetiyle serili derin mavilikten başka…
öykü atölyesi-hatıralar için yapılmış bir çalışmadır.
27 Şubat 2009 Cuma
Geri Sayım
Kapının içeri dışarı her yaylanışında gözünü açıyordu. Hayatı yakalamak için. Her gözünü açısında da kapının üzerinde asılı olan duvar saatine takılıyordu gözü. Kapının bir itilişi ile diğeri arasında kimi zaman dakikalar atıyordu kimi zaman dakikalar bile az kalıyordu.
Buraya ne zaman getirilmişti? Gelmeden önce neler olmuştu? Hatırlamıyordu. Belki de unutması, sırf hatırlamak istememesindendi. O geceye dönmek niyetinde değildi hatıralarında. Düşünce boyutunda dahi olsa zamanı geri almaktı bu. Oysa ki, saate her gözü takılışında zaman hep ileriyi gösteriyordu.
Çıplak bedeninin üzerine ince, beyaz bir pike atılıvermişti. “Cinsel organım, göğüslerim herkese malzeme olmasın diye herhalde” dedi kendi kendine. Ama öylesine ağırdı ki o pike, savurup atası vardı içinde. Varsın görünsün herkese bugüne kadar malzeme olmuş bedeni, ne farkederdi…
Kapıyı yine bir hemşire itti, girdi içeri. Önce içeri, sonra dışarı yaylandı. O arada kapı önünde hiçbir şey yapamanın verdiği eziklikle bekleyen insanlar arasında tanıdık bir çift göz aradı gözleri. Kirpikleri görüntüyü biraz flulaştırsa da aradan, uzakta, pencere kenarındaki koltukta oturan tanıdık birilerini görür gibi oldu. İnanmadı. Hayal olmalıydı.
Ne de olsa yıllar önce hane halkından silinmişti ismi. Seçtiği yaşam tarzının kabul edilir bir yanı yoktu elbet ama o da bu yokluk içindeki hayattan bıkmıştı. Ve bir geceyarısı kaçıvermişti; tek katlı, tuğladan örme, temelsiz evlerinin alçak penceresinden. Bilse böyle olacağını açar mıydı o pencereyi?
Tik tak…Tik tak…
Duyduğu kapı üstündeki saatin sesi miydi yoksa yanda yatanın kalp atışları mı ayırt edemiyordu.
Bütün bunları düşünürken bile yoruluyordu artık. “Biri durdursun şu önümde akıp giden zamanı” diye haykırmak geçiyordu aklından. “Kurtuluşum bu olacaksa, hemen merdiven dayayın indirin o saati oradan”
Tıpkı o gece haykırdığı gibi. Aldığı her tokat ve tekme darbesinden mecali kalmamış, sesi çıkmaz olmuştu sonunda. İstediklerini vermemesinin faturasıydı bu tekme-tokat. Darbelerin nereye geldiği önemli değildi. Hayatın can damarına iniyordu hepsi. Dünyaya gelmekle başlayan ve büyük ümitlerle yaşanan hayata inen darbeler…
Gözleri ağırlaştı. Sesler uzaklaşıyordu yavaş yavaş. Üzerindeki pikenin hafiflediğini hissetti. Damarlarında akan kanın akışı da sanki yavaşlıyordu.
Sakin ve dingin çıkan sesi ile “İndirin onu oradan” diyebildi.
<Öykü Atölyesi> için yazılmış bir denemedir.
07 Şubat 2009 Cumartesi
Kredi Kartı Geçerlidir
Artık kartlara yamuk yaptığınızda sırtımıza nasıl balyozla indikleri hepimizce biliniyor. İşin püf noktası ayağın ucunu yorgandan dışarı göstermemek. Buna rağmen kredi kartları halen havada uçuşmaya devam ediyor.
Son dönemlerde kart olayına ne kadar sinirlensem ve bir kısmını makaslasam da çantamla olan bağını tümüyle koparmayı başaramadım maalesef. Pek bu konuda başarı beklemem doğru değil aslında. Hayatımdan çıkartmaya çalışayım derken, o arsızca yaşamın içine iyice sokuluyor.
Marketler, restoran-cafeler, giyim derken artık kredi kartları taksilerde! Geçen akşam sıkışmış trafikte önümde ilerleyen taksinin arka camında yazan tam tamına buydu :
“Kredi Kartı Geçerlidir..."
02 Şubat 2009 Pazartesi
Para İstiyorum !
29 Ocak 2009 Perşembe
Aşkın yeri ve zamanı var mıdır?
Birden soldan gelip beyaz bir araba yerleşiyor, bir öncekiyle arama. İlerlerken bir süre sonra arabanın içindeki hareket dikkatimi çekmeye başlıyor. Arabanın hacmine bakılırsa aşırı bir yükleme var diye düşünüyorum başta. Ama o da ne ! Sadece iki kişi mevcut. Bir hareket bir bereket gidiyor. Solda oturan sürekli şoföre doğru gidiyor, sonra geri çekiliyor. Allah allah diye geçiriyorum içimden. Tamam herkesin özeli kendine ama dikkatimi dağıtıyorlar. Onlara bakacağım diye kırmızı ışık falan görmeyecek gözüm; endişeleniyorum. Radara enselenmeme cepte. Çünkü o kadar meşguller ki zaten hız yapacak halleri yok. Kadın adamı öpüyor sürekli. Bense onun her öpüşünde frene basıyorum.
Röntgencilik ruhum zirve yapıyor sanki. Aksi gibi benimle birlikte bütün sahil boyunca geliyorlar. Her kavşakta şimdi içeriye sapacaklar beklentim boşa çıkıyor anlayacağınız. Sonunda silkelenip arkalarından kaçıyorum yan şerite. Hiç olmazsa gözümün önünden çekilirler ve ben de yoluma devam ederim diye düşünüyorum. Ama yine olan oluyor ve kırmızı ışıkta yanyana düşüyoruz. Camdan yan gözle resmen gözlüyorum içeride olan biteni.
Çok mutlular, gülüyorlar, eğleniyorlar ve bütün o hararetin arkasından kadın adama bir öpücük konduruyor. Artık o anda uzandığı noktada neresi denk gelirse. Çok şükür ki yüzlerinin hizalarındalar. Bir an adamın yüzüne rastlıyor gözlerim. Direksiyonda oturan o değilmiş gibi. O kadar huşu içinde ki, otomatiğe bağlamış gidiyor sanki.






