13 Mayıs 2008 Salı


Nasıl olacağına karar vermek için biraz model karıştırmam gerekmişti. Bundan tam 15 sene kadar önce…
Ukalalık olarak adlandırabilirsiniz ama o zamanın Türk dergilerinin sayfa aralarında rastlayamamıştım istediğim gibi bir şeye. Eşimin mesleği gereği abone olduğu İtalyan menşeli dergide bulmuştum aradığımı.

Arkası siyah, yanları meşe rengi, rafları da cam olacaktı. Yeni evlilerin, modern seçimi…

Okumayı çözdüğümden bu yana elimden düşürmediğim kitaplarımın bir kısmı anne evinde kalmıştı. Bazısını yeni evime taşımış gelmiştim. O yüzden önceleri pırıl pırıl, bomboş bir kütüphanemiz vardı bizim. Karı koca okuya okuya her bir cm.ni doldurduk 15 yıl süresince.

Erkek ruhu doğal olarak polisiye, macera düşkünüdür. Kimisini hiç okumadım dersem yalan olur ama yine de kadın ruhumla benim tercihlerim eşiminkilere göre daha romantik, daha tarihsel, daha güncel seçimler olmuştur her zaman. Belki piyasada yeteri kadar tercüme edilmiş yabancı yazarların kitapları olmadığından, seçimlerimi hep Türk yazarlarından yana kullanmışımdır bugüne kadar.

15 yıl sonra değişen pek bir şey yok aslında. Önceliklerim yine Türk yazarlarından yana. Hıfzı Topuz, Ayşe Kulin, Solmaz Kamuran, Oya Baydar, Ahmet Altan ve daha sayamadığım binlercesi…

15 sene bize hizmet eden kitaplığımız zaman içinde yorgun düştü. Önce suyun gazabına uğradı, bir yanından alabora oldu. Daha sonra tümden terk etti bizi.

Şimdi yeni ve aydınlık bir kitaplığımız var. Bir tarafı polisiye romanlarla kaplı, diğer yanı biraz şekil değiştirmiş olan. Yazın işlerine merak sardığımdan beri zevklerimde ufak tefek sapmalar olduğunu saklamamam lazım. Yabancı yazarlar daha sıklıkla yer almaya başladı bu defa yeni bembeyaz raflarımda. Kalemi kuvvetli, kurgusu kuvvetli, hikayesi kuvvetli yazarlar… Hatta kimi zaman felsefe üzerine yazanlar…

Margaret Atwood, Louis De Bernieres, John Le Carre, John Fowles….

Neden mi anlattım bütün bunları? Binnur sobeledi beni. Kitap deyince ne aklına geliyor diye sordu üstüne. Sorunun üzerinden epeyce zaman geçti aslında. Geç kaldım yine. Gün 24 saat ama 48 saat olsa bile yetmeyecek neredeyse.

Kendime “kitap” dedim, bizi terk eden ama başka şekilde yeniden doğan kütüphanem geldi aklıma…. Haa, bir de şimdi raflarında duranlar elbette….

2 Mayıs 2008 Cuma

Dans… Duyguların en güzel dışavurumlarından biri. Müzik nedir anladığımdan beri bedenimin ona eşlik etmemesi gibi bir şey söz konusu olmamıştır benim için. Dansların hakim olduğu filmler öncelikliydi. Grease, Flashdance, Footloose… İzlerken, kendimi başkahraman (baş aşık) olarak hissettiğim filmler… Öyle ki, eskilerin değerini daha iyi anlamaya başladığım şu yaşlarımda, kızımı da onlara ortak etmek pahasına DVD’lerini şimdilerde topladığım filmler…

Okul hayatım boyunca da dans eksik olmadı hiç. Her sene kurulan dans grubunun as elemanlarındandım. Akademik kariyer önemsizleşirdi dans ederken benim için. Varsa yoksa bütün sene yapılan dans çalışmalarıydı. Öyle ki, konservatuara bile gitmeye niyetlenmiştim o günlerde. Ancak tipik aile geleneklerine mecbur kaldık elbet işin sonunda. Altın bilezik konservatuarda değil üniversite yollarında bulunuyordu onlar için. Olsun, ben yine de her duyduğum müziğe gerek sesimle gerek dansımla eşlik etmeye devam ettim durdum, halen de ediyorum beden yaşım izin verdikçe.

******* ******* ******* ******* ******* ******* *******

Hayatı paylaştığım iki dostum var; Kimi zaman özenip, birbirimize sofralar hazırlayıp sohbetlerimizi şarapla renklendiğimiz, kimi zaman simit-peynir-domates üçlüsünün doyumsuz lezzetinde kaybolduğumuz ve hatta kimi zaman da yaşamın tadını sokaklarda çıkardığımız…

Geçenlerde bir gün yine beraberdik. Sabah kahvesi ile başlayan sohbet, akşam güneşinin yüzümüze hafif hafif vurmaya başladığı ana kadar devam etti… etmiş. Zaman farkındalığının sınırları aşılıyor hep böyle günlerde. Ancak tabanlar ağrımaya ve sözcükler azaldığında ayrılma çanları çalıyor bizim için.

İşte o günün sonunda, eve döndüğümde kapı anahtarını çevirecek kadar gücüm yokken birden karşımda bitiverdi kızım. Sanki sabah yeni uyanmışçasına. Tüm gün okul sonrası bitik beklerken ben onu, her yerinden enerji fışkırıyordu adeta. Fışkıran enerjiyi bir şekilde alt ederim diye düşünüyordum ki, birden bir teklifle burun buruna geldim. Ödevler okulda bitirilmiş, bu saatten sonrası ona aitmiş! Müthiş bir mutluluk tablosu çizmeye hazırlanmış ressam gibi hissettim o an kendimi. Bu cümlenin arkasından dizi dizi sıralanacak sözcüklerin içinde beni ne bekliyor acaba diye dehşet şekilde kulaklarımı verdim ona. Sinemaya gitmek istiyormuş meğer sadece!

Arabanın motoru daha soğumamıştı ki tekrar kontağı çevirdim. Denize düşen yılana sarılır ama bu defaki yılan sokacak olsa da beni, atıvermiştim kendimi denizlere. Kızım mutlu olsun diye annelik içgüdülerim harekete geçmişti, benim kararımı beklemeden. Tek bir şartla gelmiştim sinema salonuna: Çizgi film yok, çocuk filmi olmaz!

Koltuğa bıraktığımda kendimi, iki mısır patlağı yer, biraz suyumu yudumlar şuracığa kıvrılırım diyordum. 2 saat güzel bir kestirme beni kendime getirir diye düşünüyordum.
Ancak, kendime getiren uyku şekerlemesi değil filmin ta kendisi oldu. Filmin başında, zamane gençlerinin filmi diye sıkılgan bir şekilde bakıyordum beyaz perdeye. Zamane olduğu doğru. O benim nostalji filmlerin müziklerinin esamesi bile okunmuyor. Şimdilerde her yerde çalan o manasız cıs taklardan başka bir müzik de yok filmde. Ama, danslar… O danslara hayran oldum. Dansları izlerken, cıstakların hiç birini duymadığım gibi oturduğum yerde onlara eşlik ediyordum en son.

Keyifli bir zaman dilimiydi benim ve kızım için. Aslında onunla birlikte bir şeyler yaparken yorgunluğumun uçup gittiğini görmek daha da keyiflendirmişti beni.
Kızım da keyfini “iyi bir fikirmiş sinemaya gelmek” cümlesiyle anlatırken ona hak vermemek elimde değildi.

Subscribe to me on FriendFeed XING