22 Ocak 2008 Salı


Canım çok sıkılıyor son günlerde.

Gazeteyi okumak, televizyondaki haberleri izlemek yerine gözlerimi bantlamak, kulaklarımı tıkamak geçiyor içimden. Yapamıyorum…

O insanları anlamaya çabalarken buluyorum kendimi. Gözlerim ve kulaklarım yalan söylüyor olmalı diyorum. Kendimi yalancı çıkartmayı delicesine istiyorum. Yapamıyorum…

Nasıl bir ruh hali içinde acaba; savunmasız yavrucaklara eziyet eden ya da hakkı yokken o yavruların canını alan ellerin sahipleri…

Hele ki bunları yapan kişiye “anne” sıfatı verilmişken bu yaşamda.

“Anne” dünyanın en kutsal varlığı. Kız çocuklarının genlerine yerleştirilmiş en güzel dinamit. Patladıkça bebeleri sarmalayan bir sevgi yumağı. Ve dahi kendi canından, kanından olmayan bebelere bile hiç düşünmeden, karşılıksız açılan bir kucak, “anne”.
Anne olmak hayatın kuralı. Kız çocukları için hayatın ilerlemiş safhasında belirginleştirilmiş kaderi… Bu cümleler yayıldıkça sayfaya huzur doluyor yüreğim.

Sonra birden düşüyor yeniden süngüm; manşetler gözümün önüne geldikçe.

Acımasızlık, vicdansızlık, gözü karalık, cehalet… Bunların hiçbirini bulamazken kendi lügatımın söz dizininde, onlarınkinde var oluşuna aklım ermiyor bir türlü. Kendi çocuğuma bir fiske bağırmam bile beni üzerken bir yaşamı hiç fütursuzca sonlandırmak... Nefes alamıyorum, görünmeyen bir el boğazımı sıkıyor sanki.

Evrende kendine yer bulmuş herkesin bir görevi var derler. Henüz yaşama yeni merhaba demiş bebelerin bu dünyadaki görevleri nedir ya da neydi? Soruyorum… soruyorum….

Birkaç vakit geçiyor ya da geçmiyor bu düşüncelerin arasında, bir haber daha duyuyor kulaklarım. Henüz çok yeni tanıdığım, birkaç sabah kahvesini birlikte yudumlayıp hoş sohbet ettiğim, evin önünden her geçişinde el salladığım komşumun üzücü olayı dolduruyor evinin sağında-solunda dizili hanelerimizi.

Asıl şimdi hayat bir anlam kazanıyor dediğimiz yaşlardayken hepimiz, o bizlere bir selam çakıp bu yaşamdan çekilmeyi uygun görüyor oysa. Ailesinin yanı sıra bir de biz, yeni komşularını koyuveriyor ardında; gözü yaşlı…

İster bebe, ister yaşlı…. Hep aynı şey var sonunda. Gidenler gidiyor. Kalanlar onların bize emaneti acıları ile baş etmeye çalışıyor. Ve hayat devam ediyor….

18 Ocak 2008 Cuma



Gece saat 11… Günün yorgunluğu iyice omuzlara çökmüş vaziyette koltukta kaykılmışsınız.
Gözlerinizin biri “hadi kalk gidelim yatağa” derken diğerinin ne dediği hepimizce malum.
Sebep; televizyondaki hoş sohbetin sonuna kadar dayanma isteği. Evlat da nihayet son hazırlıklarını yapmış ve yatağa girmiş, ev sessiz. Mutlusunuz. Kendinize ayırdığınız bu dakikaların keyfini yaşamak için iyice sokuluyorsunuz koltuğun kolla yastık arasındaki kuytuluğuna.

O da ne? Kulaklarınızın arasında, kafatasınızın arka duvarına çarpan ayak sesleri duyuyorsunuz. Haliyle irkiliyorsunuz. Adımlar gittikçe size yaklaşıyor. Gelecek 5 dakika içinde neler olacak acaba diye iyice tedirginsiniz. Ve bir ağlayan ses patlıyor kulaklarınızda:

“Anne! Çok özür dilerim! Matematik performans ödevimi yapmayı unuttum! (araya ağlama efektleri siz koyun artık...) Yarın vermem lazımmm !”

Sessiz kalmayı tercih ediyorsunuz bir an. Saniyeleri iyi değerlendirmelisiniz. Hızlı ve pratik düşünme sisteminizi devreye sokmalısınız: “Ne yapmam gerekiyor şimdi?”
O saatte bağrınmanın hiçbir fayda sağlamayacağına kanaat getirerek, evladınıza yapacak bir şey olmadığını, bu performans ödevinden sıfırı çakacağını anlatıyorsunuz. Doğru karar. Çocuk cezasını çekmeli. Sonuca katlanmalı. Durumu hocasına kendi anlatmalı. Ve yatağa gönderiyorsunuz onu. Kendi başına, ağlayarak…

Sonra ayak parmaklarınızın ucundan boğazınıza kadar bir ısınma hissediyorsunuz. O ateş bir yandan sizi soru yağmuruna tutuyor; Cevapları şu anda yataktaki kişide olan.

- Bu performans ödevi ne zaman verildi?
- Ne zaman teslim edilecekti aslında ?
- Ne yapılması gerekiyordu ? gibi gibi….

Sakinleşmek için bir çözüm arayışı içinde dolaşıyorsunuz salonun ortasında. Diğer koltukta biraz önce sizin uzandığınız gibi uzanmış kocanız ilişiyor gözünüze. Bir tepki verir umuduyla bakıyorsunuz ona. O da sessiz. Eli alnında. Dertli bir görüntüsü var. Ona dokunmamaya karar veriyorsunuz.

Sonunda dayanamayıp çocuğunuzun odasına fırlıyorsunuz. Biraz önce içinizdeki kaynamanın sıraladığı soruları siz sıralıyorsunuz çocuğunuza şimdi. Cevaplar alınırken bir anda masasının dağınıklığından dem vurup onun için ailece gösterdiğiniz emeğe kadar vardırıyorsunuz işi.
Kaynama noktası 100 C den daha üst seviyedesiniz şu an. Ve patlıyorsunuz sonunda…

Bundan sonrası şöyle gelişiyor :

Saat gece 11.30 olmuştur siz kaynarken. Çocuk yataktan kaldırılır. Önce masası toplatılır ki, yazı yazacak yer açılsın. Sonra o günün dersleri kontrol edilir. Ve hatta o esnada bir ödevini daha yapmadığı çıkar ortaya. ( Ben acaba çok mu ilgisiz bir anneyim? diye bir alt yazı geçer gözlerinizin önünden) Unutulmuş ödevi bir kenara bırakıp 25 tane kesirli problem sorularını yazdırmaya başlarsınız. Noktayı koyduğunuzda saate bakmak hiç istemezsiniz. Çocuk kafasını yazarken bile neredeyse masaya koysa uyuyacak halde olsa dahi içi huzurlu yorganının altına süzülür.

Oysa siz yastığa baş koyduğunuzda kendinizle hesaplaşmaya başlarsınız :
Sol omzunuzdaki şeytan : “Bırakmalıydın ki, sıfırı alsın anlasın. Bak bakalım bir daha unutur mu unutmaz mı?”
Sağ omzunuzdaki melek ise: “Hiç gerek yoktu. Bu bile ona iyi bir ders oldu. Bir daha itirazsız annesinin lafını dinleyecektir”

Derler…

Şeytan ile melek tartışmaya devam etsinler. Biz anneler kendi doğru bildiğimiz yolda ilerlemeye devam edeceğiz. Hem çocuğumuza bu tür davranışlarından ötürü kızıp sinirlenecek, yapılması gerekenleri başkomutan edasıyla bıkmadan anlatacağız hem de bir yandan yavrumuza kıyamayacak neredeyse ödevlerini oturup yapacağız…

Baktığım zaman gördüğüm, hemen hemen tüm çocukların aynı oldukları. Sanıyorum teşekkürü borç bilmem gereken son zamanların oturtulamamış eğitim sistemi.

Yaşasın “unutkan çocuklar !” , Yaşasın “çoklu zeka eğitimi!” ve Yaşasın “yeni nesil anneler!”


16 Ocak 2008 Çarşamba


Ayrılmaz ikili : Kurşunkalem ve kalemtraş.

Yazdıkça tükenir kurşunkalem. Sonra kalemtraşla yapılan bir iki dairesel hareketle kendine gelir yine. Ve ardından devam eder kaldığı yerden.

Kaldığım yerden devam etmeye artık bu yeni sayfada başlıyorum. Bir değişiklik belki...Bir yenilik olsun istedim yaşamda...

Kalemimi fazla tüketmeden hem kısa bir merhaba olsun bu defalık hem de sayfanın isim annesi Binnur'a bir teşekkür....
Kalemleriniz hiç tükenmesin...

Subscribe to me on FriendFeed XING