25 Nisan 2008 Cuma


Oda, küçük. Duvarları beyaza boyanmış. Birkaç tablo süslüyor o beyaz duvarları. Dolap kapakları gri. Odanın tam ortasına yerleştirilmiş koltuk ve ona bağlı diğer alet edevatın konsolu beyaz. Üçüncü göz tarafından bakılsa, o koltukta oturan için büyük ferahlık hissi veriyor olmalı, etrafın aydınlığı.

Oysa bir de bilfiil o koltukta oturana sormak lazım ne hissettiğini….

Oldum olası sevemedim dişçi koltuğunu. İstediği kadar aydınlık olsun etraf, kapkara bir küpün içine girmişim gibi hissederim. Gözlerimin üzerinden ağzımın içine doğru balıklama bir atlayış yapmaya hazırlanan, lastikleri kulaklarından geçirilmiş beyaz maskesi ve elinde Dr.Hook kancasıyla diş hekimi adeta zımbalar beni o koltuğa. Aslında hekimin şahsı değil elbette zımba görevi gören. Elinde tuttuğu çeşitli büyüklüklerdeki kancalar ve otururken benden yalnızca 50-60 cm uzaklıkta duran o sevimli aletler üstlenmiştir zımbalama işini.

Ayaklarım hep geri geri gider muayenehane yolu gözüktüğünde bana. Ve hatta, o meşhur dişçi koltuğuna doğru yürüdükçe, biraz sonra boynundan ip geçirilip sallandırılacak mahkum gibi hissederim kendimi. Hayata karşı en savunmasız, en zayıf olduğum anlardan biridir orada oturduğum anlar. Acı eşiğimin düşüklüğü de eklendiğinde bütün bunlara, ağzından emziği düşmüş bebelere dönebilirim her an.

Kimileri ile kıyaslandığında pazarlık konusunda başarılı olduğum söylenemez. Pazar tezgahlarında pazarlık yapmaya kalktığımda satıcı daha baskın çıkarsa eğer hemen yelkenleri suya indiririm. O yüzden mantıklı geliyorsa fiyat, hiç pazarlık işine kalkışmam.

Ancak, o bembeyaz diş dünyasının içinde, yumuşacık ellere teslim olmuş olsam da, o sessiz, çelik canavarların sesini duyduğumda bütün pazarlık yeteneğimi sergilemeye hazır hissederim kendimi.

“1 dakika, ah!, sinire denk geldi galiba, ay biraz ara, n’ooluurr !??…..”

Ne kadar taş varsa doktorun çalışmasını engelleyecek, hepsini tek tek dizerim önüne. Ama zafer bayrağını ben değil, doktorum çeker göndere sonunda. Ben yenilmişliğin ötesinde, yediğim narkoz iğnelerin ağırlığı ile ayrılırken oradan, kapıdan uğurlayan doktor ise zaferin verdiği sarhoşlukla adeta elini sallar bana.

Bütün bunları niye anlattım? Zamansız ve hesapsız düşen dolgu yüzünden… Beni cebren ve hileyle o koltukta oturmaya mecbur ettiği için… Düşmemesi için elimden gelen gayreti göstermeme rağmen beni dinlemeyip ortalıktan yok olduğu için…

Meşhur koltukla buluşmamız bu defa çok sancılı olmadı neyse ki. Kapıdan uğurlayan taraf da, uğurlanan taraf da memnun ayrıldı birbirinden. Ama ne var ki, yaş ilerledikçe, bedendeki gelişmeler artık hep olumsuz yönde. İstesem de istemesem de gençken hayatla yaptığımı sandığım pazarlık artık hükmünü yitiriyor zaman geçtikçe. Sanırım ve ne yazık ki bundan sonra bu küçük oda daha çok ziyaret edilecek gibi…

23 Nisan 2008 Çarşamba


“Anne, konser vereceğiz. 23 Nisan için. …… alışveriş merkezinde”
“E, tamam. Beraber gideriz.”
“Anne, biliyor musun, gazeteciler de orada olacakmış.”
“Valla?! E iyi, haber yapacaklar okulun aktivitelerini demek, ne güzel!”
“Ben şöyle arka sıralardan uzanıcam ki, görsünler beni. Şöyle de poz veririm”
“……………”


Çocuklar müzikle uğraşmalı. Hatta mümkünse bir enstrüman çalmalı. Çünkü, nota öğrenmek, müzikle uğraşmak, kişinin matematik zekasının gelişiminde oldukça etkilidir.

Demişlerdi….

Kendimin bir müzik aleti çalmış olmasının etkisine yukarıda yazılı tez de eklenince büyümekte olan minik kelebeğe erken yaşlardan bu alışkanlığı kazandırmayı kendime misyon edinmiştim. Siz deyin 3, ben diyeyim 4 sene uğraştım. En cimcime, en içindeki çocuktan vazgeçmemiş müzik öğretmenlerini bulmak için çalmadığım kapı kalmamıştı. Ancak, bu efor karşısında “pes ettim” bayrağını çekmem de uzun sürmemişti.

Artık kızımın matematik zekası Allaha emanetti. Endişeler silsilesi rahat bırakmadı. Söz bir kere söylenmiş, benim kulağıma düşmüştü. Sonuna kadar gitmek idi benim görevim. Ama insanın içinde olmayan bir şeyi sırf kendi zevkim için ortaya çıkartmak, bana üzüntü vermekten başka işe yaramamıştı.

Kızım artık çok mutlu. Hayatında herhangi bir enstrüman yok. Flüt dışında… Deliklerinden tiz ses harici bir şey üflemeyen flüt… İlkokul sıralarının en baş elemanı flüt… Arada evin içinde çınlayan flüt…

Kendi içimde yaşadığım hayal kırıklığı bir yana, yine demüzikle iç içe kızım. Tınılar beyninde, kıvırtılar kalçalarında oynamaya başladığı zaman dinlediği tarz, göbek havaları olsa da… Neyse ki, zaman geçtikçe, Türkçe pop kültüründen Avrupa, Amerika hitlerini sallayan pop(o) parçalarına terfi etmiş durumda son günlerde.

“…… Hollywood’da ….. milyon dolara, 58 odalı ev almış.”
“Her gün bir odasında uyumak isteseler, neredeyse 2 ayda tamamlarlar bütün evi.”
“Anne? İleride ben de ünlü olacağım ya, o zaman bu kadar büyük ev alabilir miyim?”
“…………….”


Enstrüman çaldırmasını sağlayamamış olsam da kızım şarkılarla inletiyor dört duvarımızı. Kimi zaman flütün o tiz sesini arar duruma geliyor olabiliriz belki ama, yine de ses etmeyip müzik ruhunun gıdası olsun yeter ki diyoruz.

Tıpkı bazı soruları karşısında sessiz kalakaldığımız gibi….

Resim Kaynak :

http://www.nationalgeographic.com.tr/ngm/0607/images/mercek/mercek.1.4.jpg

14 Nisan 2008 Pazartesi


Gazeteler, küçük de olsa manşetlerine taşıdı geçen hafta. Henüz dışarıda soğuk rüzğarlar eser, özlediğimiz yağmur damlaları toprakları ıslatırken :

“Önümüzdeki hafta sonu Afrika sıcakları geliyor !”

Artık meteoroloji yanılmıyor tahminlerinde. Konusunda uzman kişiler var o birimin başında ve ne derlerse çıkıyor.

Gerçekten sıcaklar geldi, çattı bu hafta sonu. Sıcaklık derecelerinin henüz alt seviyelerde dolaşırken birden yukarılara çıkması hiç inandırıcı gelmemişti oysa.
Bütün kış beklemiştim, havalar ısınsa da artık şu bahçenin keyfine varsak diye. Bugün ise acaba içerde mi otursak diye aklımdan geçiriyorum. Evin içi daha serin çünkü !

Olsun, ağaçlar giyinedursun bu mevsim, biz soyunup bunaltıcı sıcakta atalım kendimizi dışarı. Ama… Ben sevimsiz ve küstahım son geçen ve yaşanan günlerde. Sevmiyorum bu havayı. Mutsuzum sanki baharın gelişinden.

Günlerdir ne beynim ne parmaklarım çalışmıyor. Kızgınım o yüzden. Benden habersiz kaptırdılar kendilerini bahar havasına. Her ne kadar parmaklarımı oynatmak, beynimi çalıştırmak istiyorsam da sol omzumdaki şeytan da bir yandan kulağıma fısıldıyor : “Boşver !”

İstesem de yazamıyorum. Cümleler diziliyor kafamın içinde. Dışarı atamıyorlar kendilerini. Kapıları kapalı. Biri sorgusuz sualsiz kilit vurmuş üzerine kapının. Açıp çıkamıyorlar. No way out ! Çıkış yok ! Kevin Costner düşüyor aklıma birden. Filmin kahramanı. Henüz beyazperdeye yeni yeni yansıyan yakışıklı yüzü yansıyor gözümün önüne. Ne sevmiştim adamı. Sonra, sevinç kaplıyor içimi. Yo, yo Kevin’den dolayı değil. Beynimin hala çalışma eğilimi göstermesinden. Hemen kullanmalı bu eforu diye sarılıyorum kağıda kaleme.

Hava bir çoğu için güzel. Herkes hemen yazlık kıyafetlere büründü. Ben de çekiyorum kısa kollu t-shirtümü üzerime. Oturuyorum terasa. Büyük yazar edasıyla başlıyorum yazmaya. İşte şimdi de bilgisayara aktarıyorum çiziktirdiklerimi.

Hayata dair çok şey gözlemliyorum. Ancak hiçbirini yazmaya değer bulmuyorum. İşte tam da bu esnada konuşurken bir dost ile, yazamama konusunda şikayet ediyorum kendimi. Beynimin ve parmaklarımın bana haber vermeden kendilerine kilit vurması gibi, o da bana kilidi vuruveriyor :
“Senin hayat eleğin çok geniş. Yazma bir süre. Yasaklıyorum.” diyor.
Rahatlıyorum ilk anda. Üzerimden bir yük kalkıyor sanki. “Baharın ağırlığını atasıya kadar yazmam artık. Oh be !”

Demiştim…

Olmadı. Sözümde duramadım. Daha süre bitmeden işte buradayım.

Küstahım son günlerde. Yukarıda demiştim değil mi ? Sevmiyorum baharı bugünlerde. Sıcak hava çok bunaltıcı. Bahçede oturmak istemiyorum. İçerde sığamıyorum hiçbir yere.
Yataktan kalkmak istemiyorum. Ama yatmak da istemiyorum. Çok şey yapmak istiyorum. Hiçbir şey yapmak gelmiyor içimden. Yapmıyorum da.

Ben ne istediğimi bilmez yaşıyorum. Bir tek ben miyim bu hallere düşen? Yoksa oralarda bir yerde var mı kimseler benim gibi?

Subscribe to me on FriendFeed XING